9 yıl kurumsal hayatın ardından freelance çalışmaya nasıl karar verdim?

Finansbank, Enpara.com, Tribal Worldwide, Arabam.com ve Vodafone gibi çeşitli şirketlerde çalışmanın ardından, 9 ay önce istifa ederek freelance UX designer olarak çalışmaya başladım.

Freelance çalışmayı hayal etmeye henüz bankadayken başlamıştım. Sadece 4 yıldır çalışıyordum ama kurumsal giyinmenin, her gün sabahın köründe servise binip bir plazaya gitmenin, tıklım tıklım bir ortamda çalışmanın, öğle aralarında sürekli sağlıklı beslenme ve yoga konuşup, İtalya’da en iyi pizzanın nerede yenmesi gerektiğini tartışmanın bana göre olmadığını anlamam için yeterli olmuştu.

Bankada çalışırken giydiğim ayakkabılar hep ayağımı vurduğu için en büyük hayalim terlikle gidebileceğim bir işimin olmasıydı. Ben de (tabi kariyer hedeflerim de vardı ama) daha rahat bir ortamda çalışabilmek için dijital bir ajansa geçtim.

Ortam güzeldi, terlik giyemesem de (yazın klimayı kökledikleri için içerisi buzhane gibi oluyordu) yazlıkçı gibi işe gidebiliyor, öğlenleri çorbacıya gidiyor, kahve arasında yandaki kıraathanede kahve içip fal baktırıyordum. Bir nebze rahatlamıştım ama yine de yetmiyordu. Etrafım freelance çalışmaya başlayıp Ege’ye, Akdeniz’e yerleşen, pastacı, yogacı falan olan, dükkan açan reklamcı hikayeleriyle dolup taşıyordu. Zamanla ben de freelance çalışma hayalleri kurmaya başladım.

Ama öyle ha deyince freelancer olunmuyormuş.

Freelance çalışan insanlarla konuştuğumda networkün çok önemli olduğunu, network olmadan freelance iş bulmanın çok zor olduğunu söylüyorlardı. Benimse iş dünyasında, bankadaki birkaç arkadaşımdan başka zerre tanıdığım yoktu. Network yapmayı beceremiyordum, şevkim kırılmıştı. Zaman içinde o sayfiyeye yerleşen tasarımcıların da kırılmış olacak ki hepsi teker teker geri dönmeye başladı.


Bir iki freelance denemesinden sonra ben de daha standart ve görece daha risksiz hayaller kurmaya başladım. Daha fazla para, daha yüksek mevki, prestij falan. Standart şeyleri istemek daha kolaydı.


Standart hayaller, vasat gerçekler

Birkaç denemeden sonra başladığım yere dönmüştüm. Yine kurumsal hayatın çarklarının arasında oradan oraya savruluyordum.

Sabah ezan okunmadan panik içinde uyanıp koşarak servise yetişmeye çalışıyor, henüz daha yıldızlar gök yüzündeyken işte oluyordum. Plastikten hallice bir tost ve mide delici bir kahve ile güne başlıyor, bütün gün gök yüzünü bile görmeden çalışıyordum. Mesai bitince trafik canavarı servis şoförünün izmarit kokan aracında oradan oraya savrulup kusmamaya çalışarak eve varıyor, her seferinde araçtan inince ölmeden eve ulaşabildiğim için şükrediyordum.



Mutsuzdum, ama benim dışımda herkes hayatından memnun gibi görünüyordu. Demek ki ben bir şeyleri beceremiyor, ya da hayata yanlış açıdan bakıyordum. Mutlu olmak ve uyum sağlamak için elimden geleni yapıyor muydum gerçekten?

Uzun bir süre değişmesi gerekenin kendim olduğumu düşündüm. Ama ne kadar denesem de işe yaramadığını hatta bu nafile çabanın beni daha da mutsuz bir insana dönüştürdüğünü gördüm.



Yeniden kurumsal hayata dönüşümün ardından bir süre sonra babamın kanser olduğunu öğrendim. Hayatımla ne yaptığımı ilk kez ciddi ciddi sorgulamaya başladım. Hayat faniydi, yılda 14 işgünü izinde ailemle yeterince zaman geçirebiliyor muydum? Kedime zaman ayırabiliyor muydum? Kendime zaman ayırabiliyor muydum?



Zamanla rahatsızlıklarım travmaya dönüşmeye başladı

Bütün gün bodrum katta çalışmaktan metroya binemez olmuştum. Servisi kaçırdığımda sırf gök yüzünü görebilmek için metro yerine otobüse binip 4.5 saatte eve gitmeyi göze alabiliyordum.

İş, insanlar, ofis, hatta ofiste modern ve doğal bir ortam havası vermek için oraya buraya serpiştirilen plastik çiçekler bile sinirimi bozmaya başlamıştı. Her şey yapay ve yalan geliyordu.


Günden güne daha sinirli, daha alıngan bir insana dönüşmüştüm. Geceleri uyurken stresten dişlerimi sıkıyor, sabahları 2 hafta önce yaşanmış tartışmalar için söylenerek uyanıyordum.


İş yerindeki mentorumun verdiği bir ödevde çıkan sonuçlarsa beni dehşete düşürmüştü. Ödev şuydu; bugün kim olduğumu, gelecekte nasıl bir insan olmak istediğimi ve ikisinin arasındaki farkı bulmam gerekiyordu. Sonra da bu farkı kapatmak için neler yapmam gerektiğine bakacaktık. Bugün kim olduğuma ise hem kendi gözümden hem de diğer insanların gözünden bakmam gerekiyordu.

Ben de “Tuğba’yı nasıl bilirsiniz?” temalı bir anket hazırlayıp eski yeni pek çok arkadaşımla paylaştım. İlginç bir şekilde beni geçmişten tanıyan insanlar, tatlı, sakin, huzurlu bir insan olarak tarif ederken, son zamanlarımda tanıyan insanlar daha çok aniden sinirlenen, alıngan, tepkileri ölçülemez biri olarak tanımlamaya başlamıştı.


Kendi hayallerim yerine başkalarının hayallerini kovalarken olmadığım, olmak da istemediğim bir insana dönüşmeye başlamıştım.



O zaman değişmesi gerekenin ben olmadığımı anladım.

Ne zaman işte mutsuz olsam Linkedin’i açar yeni bir iş bakardım. İş değiştirmeyecek bile olsam alternatiflerimin olduğunu bilmek beni rahatlatırdı. Bir gün yine iş ilanlarını açtım, çok büyük şirketlerde gayet cazip pozisyonlar vardı ama BAŞVUR butonuna elim gitmiyordu. Başvurmak istediğimde kalbim sıkışıyor ve midem bulanıyordu. Vücudum bile artık farklı bir şeye ihtiyacım olduğunu anlamıştı. Beynim de sonunda bu hayatın bana göre olmadığını inkar etmeyi bıraktı. Artık her zamanki çözümler işe yaramıyordu, bir şeyleri farklı yapmanın zamanı gelmişti.



İş değiştirme süreçlerinde karar verirken hem mevcut durumda beni rahatsız eden şeyleri, hem de bir sonraki adımda hayattan ne beklediğimi gözden geçiririm. Ancak hiçbir zaman gelecekteki pozitif hayaller adım atmam için beni yeterince motive etmez, mutsuz eden şeylere olan tepkiyle değişiklik yaparım. Bu sefer aynı şeyin olmasına izin vermedim.


Nefret ettiğim şeylere değil, sevdiğim şeylere, gelecekte nasıl bir hayat yaşamak istediğime, nasıl bir insan olmak istediğime odaklanmam gerekiyordu.



Kendi doğanı yaşamak?

Kendi içimde bir arayış içindeyken bir gün Marcus Aurelius ile rastlaştık. Bilen bilir, kendisi bir Roma imparatorudur, aynı zamanda filozof. Kendisine telkinlerinden oluşan “Kendime Düşünceler” kitabını okurken sanki karşılıklı konuşuyoruz hissiyatına kapılmıştım.


“… yaşamının sona ermesinden değil, asla doğaya uygun bir şekilde yaşamaya başlayamayacağından korkarsan seni yaratan evrene layık bir insan olursun.” Marcus Aurelius

— İyi ama Marcus, benim doğam ne? Daha onu bilmiyorum ki!


“Her işe başladığında kendine şunu sor: ‘Ölüm seni bu işten mahrum bırakacağı için mi korkutucu?’” Marcus Aurelius

O an beni mutsuz eden şeyleri düşündüm. Yarın ya da bir sene sonra öleceğimi öğrensem ilk bırakacağım şeyler neler olurdu? Ya da tam tersi, neleri henüz yapmadığım için pişman olurdum? Böyle düşünmeye başladığımda cevaplar çok açıktı.

— Yapmak istediğim şeyler için henüz hazır değilim gibi hissediyorum. Bir gün ben de yaparım herhalde.

“Bugün iyi olabilecekken, yarın iyi olmayı yeğlersen haklı olarak ızdırap çekersin.” Marcus Aurelius

— Her şeye verecek bir cevabın var senin de maşallah.





Benim için ideal bir çalışma gününü hayal ettim…

Güneş doğmuş. Kuşlar ötüyor. Alarm kurmuşum ama zaten alarma gerek kalmadan uyanmışım. Biraz tembellik yapıp öyle kalkıyorum. Acele etmeden yavaş bir kahvaltı yapıyor, ardından kahvemi içerken kedimi seviyorum. Yeterince kendime geldiğimde güneşi, gök yüzünü görebildiğim, temiz hava alabildiğim, sessiz, sakin bir ortamda, zamanımı kendim yöneterek çalışıyorum. Canım istemediğinde çalışmıyorum, aileme, sevdiklerime zaman ayırabilmek için yıllık izin saymıyorum…


Riskliydi ama hayallerime en yakın şey kendi işimi yapmak gibi görünüyordu. Sigara kokan bir serviste ya da plastik çiçekli bir ofiste ölmek istemiyordum. Becerebilir miydim bilmiyordum ama neredeyse 10 yıldır durmaksızın çalışıyordum ve çok yorulmuştum. Hiç bir şey olmasa bile en azından bir süre dinlenmeye ihtiyacım vardı.



İlk iş, aklına fikrine güvendiğim insanlara danıştım.

Özellikle sektörü bilen ve kendi sigortasını kendisi ödeyen insanlara danıştım. Bu niyetimden bahsettiğimde hiç şaşırmadılar, yüzlerini buruşturmadılar (SGK’sı yatan insanlar genelde yüz ekşitme eğiliminde oluyor) hatta mutlu bile oldular.

Hepsinden duyduğum ortak bir şey vardı,

“Sana gül bahçesi vaat etmiyoruz. Kolay olmayacak, ama senin hem deneyimin hem de yeteneklerinle bunun üstesinden gelebileceğine inanıyoruz, biz de bu yolda sana elimizden geldiğince destek olmaya çalışacağız.”

Hepsi anında projeler üretmeye, fırsatları, olasılıkları düşünmeye başladı… O an sadece gaz mı veriyorlar çok da emin değildim, ama sürecin devamında gaz değil, gayet ciddi olduklarını gördüm.

Ardından planlama geldi…

Mühendislik ekonomisi ve business planning derslerinde öğrendiklerimi uygulamanın zamanı gelmişti. Sabit giderlerimi, ihtiyacım olan yazılımları, demirbaşları, öz sermayemi, bazal metabolizma ile ayda ne kadar paraya ihtiyacım olduğunu, bu hesaplamaya göre hiçbir iş almadan ne kadar hayatta kalabileceğimi… Hepsini planladım.

Buna göre bir takvim çıkarttım ve şu kontrol noktalarını belirledim:

  • İlk 3 ay hiç iş olmasa bile panik olma, dinlen, tatil yap

  • 6. ay iyi gidiyorsa devam et, kötü gidiyorsa panik olmaya başlayabilirsin

  • 9. ayın sonunda işler hala iyi gitmiyorsa iş aramaya başla

  • Birkaç aya iyi kötü illa ki bir iş bulursun.


Sonuç olarak en kötü senaryoda bile 12 ay boyunca freelance hayatı deneyimlemiş ve pek çok şey öğrenmiş olursun.

Peki nasıl bir geçiş olmalı?

Artık resmen planımı kafaya koyduktan sonra eşe dosta haber salmaya başladım. A dostlar ben freelance’e geçeceğim ve tam geçeceğim diyerek.


Pek çok insan işini riske atma, önce bir yandan freelance yapmaya başla, baktın iyi gidiyor, sonra istifa edersin dedi. Aslında muhtemelen mantıklı olan da buydu, ama bunca yılda öğrendiğim bir şey varsa o da mantıklı olanın bende işe yaramadığıydı.

Son 5+ yıldır freelance yapacağım diye diye anca 2–3 proje yapmıştım. Ay sonunda maaşım trink yatarken, çoluğum çocuğum ve de mortgage’ım yokken ekstra para kazanmak için akşam eve gidip bir de freelance için çalışma motivasyonunu kendimde bulamıyordum. Gerçekten freelance kafasına girebilmem için beni teşvik edecek olan motivasyon daha fazla para kazanmak değil, aç kalma korkusu idi.


Konfor alanımın içindeyken rahatımı bozmayacağımı biliyordum. O nedenle rahatımı kaçırmam gerekiyordu. Yoksa bir 10 yıl daha “Ege’ye yerleşicem kafe açıcam” diyen beyaz yakalı gibi sadece kafa ütüleyecektim.

Sonunda istifa ettim…

… ve hiçbir şey korktuğum gibi olmadı.

Bazen paniğe kapılıp kendi üzerime fazla gittim, bazen rehavete kapılıp saldım. Sonuç olarak bu 9 ayın sonunda çok şey öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum.

Pek çok tasarımcı arkadaşımın da freelance hayata geçmek isteyip cesaret edemediğini biliyorum. Kendimi denize girip boy veren adam gibi hissediyorum:


“Gelin gelin, burası boyu geçmiyor.”

Demek isterdim. Ama ne yalan söyleyeyim ben de hala korkuyorum. Yarının hiçbir zaman belli olmaması insanı korkutuyor. Ama biraz düşününce, aslında yarının hiçbir zaman belli olmadığını kendime hatırlatıp rahatlıyorum.


“Bir adamın korkması gereken ölüm değil, yaşamaya asla başlayamamasıdır.” Marcus Aurelius