2018 - 2019

Vodafone ve hayatı sorgulama

13-How-to-be-tubi-by-tugba-isik.jpg

Arabam.com'da geçen 1,5 senenin ardından yavaş yavaş yaşımın kemale ermesi ile birlikte "ulan çoluk çoluk bile ekip yönetiyor, iki katım mayış alıyor benim neyim eksik" diyerek gaza gelip kendimi bir anda Vodafone'da buldum. 


O sırada şirket genelinde bir dijitalleşme süreci yaşanıyordu. Durmadan organizasyon yapısı değişiyor, beraber çalıştığım yöneticiye tam alışacağım derken başka bir yöneticiye bağlanıyorduk. 1,5 yılım oradan oraya savrularak geçti. Bu süre içerisinde 3 yönetici ve 5 farklı ekiple çalıştım. 

Vodafone'da çalışmaya başladıktan bir süre sonra babamın kanser olduğunu öğrendik. Hayatımla ne yaptığımı ilk kez ciddi ciddi sorgulamaya başladım. 

Hayat faniydi, yılda 14 işgünü izinde ailemle yeterince zaman geçirebiliyor muydum? Kendime zaman ayırabiliyor muydum? Sabah 5'e kurduğum 5 alarmın kalp krizine her gün bir adım daha yaklaştıran paniği ile kalkıp daha yıldızlar ışıl ışılken 6:30'da işyerinde poğaça yiyerek başlamak mıydı bir güne başlamanın en ideal şekli? Akşam yolda kusmamak için kendimi zor tuttuğum servisle eve geldikten sonra ruh emicilerin saldırısına uğramış Harry Potter gibi hissediyordum artık. 

Sahip olmak istediğim şeyler için belli ki bir şeylerden feragat etmek gerekiyordu, vaktimden, hayallerimden... En önemlisi de kendimden. Günden güne daha sinirli, daha alıngan bir insana dönüşmüştüm. Geceleri uyurken stresten dişlerimi sıkıyor, sabahları 2 hafta önce yaşanmış tartışmalar için söylenerek uyanıyordum. Sürekli bir şeylerden şikayet ediyor, olduğum ve olmak istediğim insandan günden güne uzaklaşıyordum. 

Bunları ilk fark ettiğimde problemin kendimde olduğunu düşündüm. Belki de hayata yanlış yerden bakıyordum. Elimden geleni yapıyor muydum? Uzun bir süre değişmem gerektiğini düşündüm. Ama ne kadar denesem de işe yaramadığını hatta bu nafile çabanın beni daha da mutsuz ve sinirli bir insana dönüştürdüğünü gördüm. 

Sonra bir müddet Vodafone'u suçladım, şirket değiştirsem geçer gibi geldi. Bir gün yine bir şeylere sinirlendiğimde iş başvurusu yapmak için Linkedin'e girdiğimde ilanlara bakarken "meah" diye geçirdim içimden, aynısının lacivertiydi her şey. Başka bir yere geçsem daha iyi olmayacak, sadece ızdırabımı biraz daha uzatacaktım. Köklü bir değişikliğe ihtiyacım vardı ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. 


Bir gün Youtube'da felsefeyle ilgili bir video izlerken Marcus Aurelius lafı geçti. Yıllar önce alıp okumadığım bir kitabı vardı kitaplıkta. Tam da tatil öncesi, yaylada sakin kafayla okurum deyip yanıma aldım. Bilen bilir, kendisi bir Roma imparatoru, aynı zamanda filozof. Bir nevi kendisine telkinlerden oluşan bu kitabı okurken her lafını üzerime alınıyor, sanki kendisiyle değil de benimle konuşuyormuşçasına bir hisse kapılıyordum. "Sen Roma imparatorsun" diyor "aynen" diyorum, "Eyyy Romalılar" diyor "Buyur bana mı seslendin" oluyorum. Bir sayfada beni yerden yere vuruyor, diğer sayfada gazı veriyordu. Bazen iki sayfayı üst üste okumaya yüreciğim dayanmıyordu. Şimdiye kadar en favori filozoflarım olan Schopenhauer ve Feridüddin Attar'ı bir anda sollamış, o an tüm dertlerime derman olmuştu (onların da yeri ayrı şimdi gücenmesinler ama Marcusçuğum çok iyi geldi). 


Bunca zaman beni mutsuz eden şeyin doğama uygun olmayan şeylerle uğraşmam olduğunun farkına vardım. Yaşamak istediğim gibi yaşamıyordum. Yapmak istediğim şeyleri sürekli erteliyordum. Ruh ve beden sağlığım elden gitmeden buna bir dur demenin zamanı gelmişti.

©2020 tuğba ışık

  • Medium-logo
  • Siyah LinkedIn Simge
  • iconfinder_icon-social-twitter_211920
  • iconfinder_173_Instagram_logo_logos_4373